Pazar, Eylül 25, 2011

Cumartesi, Şubat 19, 2011

Satranç ve Ruh

SATRANÇ VE RUH
Satrançta insan zekası şartlı refleks veya alışkanlıkla açıklanmayacak bir özellik gösterir: yaratıcılık. Büyük satranççıların, çok satranç oynamak sonucu, bir çeşit otomatizm kazandığı ileri sürülmüştür. Büyük satranççı değişik satranç pozisyonlarına şartlanmıştır ve fazla düşünmeden en uygun hamleyi bulur; bir diğer deyişle oynadığı yüzlerce oyunun izleri belleğinde kalmakta ve o bir kompüter gibi belleğine baş vurarak en uygun hamleyi bulmaktadır. Gerçi satrançta pratik yapman önemi yadsınamaz, ancak unutmamak gerekir ki, satrancı çok oynayan herkes büyük satranççı olamamaktadır; nitekim bir insan çok konuşmakla hatip, çok şiir okumakla şair, çok keman çalmakla besteci de olamaz. Büyük satranççı için satranç teorisi ve geçmiş oyunlarda kazanılmış deneyimler elbette gereklidir; fakat bunlar yetmez Bir mucide de çalıştığı alandaki teorik bilgiler gereklidir, bir bestecinin elbette teorik müzik bilgisi olmalıdır, ancak bu teorik bilgiler “yaratıcılık” yolunu açmaz. Büyük satranççının hamlelerinde icada, keşfe, resim, heykel, ve beste yapışa, şiir, roman vb. yazışa benzeyen bir yaratıcılık vardır. Bütün yaratıcılarda ortak olan yön, geniş bir hayal gücü sayesinde gizli kalmış olanakları bulup çıkartmak ve bu yolla dünyayı değiştirmektir. Bir bilim adamının bir laboratuarı ve yeteneği bulunur, yapacağı keşif büyük ölçüde bu iki öğeye bağlıdır. Benzer olarak satranççının önünde pozisyon ve ruhunda yetenek vardır; en iyi hamleyi (veya satrancın şiiri denilen hamleyi) başlıca bu iki faktör belirleyecektir. Diğer faktörler, örneğin katılımla kazanılmış kişilik, duygular, tecrübe ve çevre de tabii rol oynar. Fakat bilim ve sanat alanında da görüldüğü gibi, büyük satranççılar diğer faktörler kendilerine karşı olduğu zaman bile, özel yetenekleri sayesinde turnuvaları kazanabilir.
Curielerin kötü laboratuarlarla, Bethooven’in kulakları ile savaştığı gibi, gerçek satranççılar da bir kere oyuna başladılar mı hiçbir şeyden etkilenmezler. Tabii gürültü hariç. Tüm dünyada satranç turnuvaları büyük bir sessizlik içinde yapılır. Seyirci turnuva salonuna alınmaz ve oyunları, binanın dışına asılmış büyük manyetik panolardan izler. Satrançta yenilginin tek sorumlusu oyuncunun kendisidir; kazandığında tek kahraman kendisi olduğu gibi. Satranç tek kişilerin yönettiği ordular arasında bir savaştır. Oyunun başında her iki tarafta eşit şansa sahiptir ve elinin altındaki kuvvetin başkomutanı durumundadır. Karşı tarafın yapması olası pek çok hamle vardır, fakat gerçek savaşta olduğu gibi her olasılığı değil, en olası olasılığı düşünerek hareket etmek gerekir. Çünkü zaten bütün olasılıkların sayısı düşünemeyeceğiniz kadar büyüktür.
SATRANÇTA VİZYON
Satrançta en önemli beyin aktivitesi “vizyon denen şeydir. Vizyon’un kelime anlamı “görme” demekse de, burada anlatılmak istenilen yalnız göz ile değil, hem göz hem de beyin ile görebilmektir. Vizyonu şöyle tanımlayabiliriz: Vizyon bir satranççının kendini zorlamadan, tahta üzerinde mevcut gizli olanakları sezebilme gücüdür. Satranççı dışardan pasif ve sakin görülür. Fakat o karanlıkta ışık yaratmaya çalışmaktadır; onun sakinliği girdapların ortasındak sakinlik gibidir. Vizyon, satranç tahtasının dilini “anlamak” yeteneğidir. Satranç tahtası ve üzerindeki taşlar bir kitap gibidir; her hamle ile bir sayfa çevrilmiş gibi olur. Türkçe bilmeyen nasıl bir Türkçe kitabı okuyamazsa, vizyonu olmayan da satranç tahtasını okuyup anlayamaz. Satranca yeni başlayanlar, ilkokul çocuğunun kitap okuması gibi oynarlar. İlkokul öğrencisi kolay sözcükleri okur ve anlar, güç sözcükleri ise ne kullanır, ne de anlar; hele soyut ve karmaşık sözcükleri hiç anlamaz. Benzer olarak satranca yeni başlayanlar, ancak basit hamleleri anlar; açmaz, çatal, kolay, matlar gibi. Taş aldırtmayan veya şah dedirtmeyen sessiz bir hamlenin ne kadar önemli olabileceğini kavrayamaz.Ancak bir iki hamle ötede olanı görebilir, karmaşık ve uzak olanı anlayamazlar. Bir diğer deyişle, satranca yeni başlayanlar, zaman içinde miyop gibidirler; uzak zamanları görmeler. Ancak yakın geleceğin farkındadırlar, açık bir tehdidi anlar, fakat gizli tehditleri göremezler. Nasıl ki, yıllar geçtikçe ilkokul öğrencisi daha karmaşık kitapları anlar hale geliyorsa, satranççı da zamanla karşısındakinin stratejisini, taktiğini, masum görünen hamlelerin gerisindeki tehditleri anlamaya başlar.

İyi eğitim görmüş bir insan, örneğin bilim felsefesi üzerindeki bir kitabı kolayca okuyup anlatabilir, hatta bununlada kalmaz, okuduğunu eleştirir, hayalini çalıştırarak okuduklarından yeni düşünceler geliştirir. Yaratıcı okuyuşun pasif okuyuştan farkı budur. Yaratıcı okuyuşta yalnız yazarın söylemek istediklerni anlamakla kalmaz, kendiniz de o kitaba dayanarak yeni düşünceler ve kavramlar geliştirirsiniz. Satrançtaki yaratıcılıkta buna benzer; usta satrançcı tahtayı okur, pozisyonu bir bütün olarak değerlendirir ve sonra sıradan bir oyuncunun asla düşünemeyeceği bir hamle yapar.Usta satrançcı satranç tahtasında başkalarının görmediğini görür, yani “vizyon” u kuvvetlidir.
Vizyon doğuştan kazanılmış bir yetenektir. Hiç kimseye vizyon öğretilmez; bir insana icat yapmak, şiir yazmak, beste yapmak öğretilemeyeceği gibi. O halde satrançta öğretimin rolü nedir? Bunu bir örnekle belirtelim: Bir satranç okulunda devam eden N sayıda kişi olsun. Bunlardan ancak birkaçı büyük satranç ustası olabilecektir; oysa hepsi aynı dersleri görmüştür. O halde diyebiliriz ki, satranç eğitimi ancak doğuştan vizyon yeteneği olanlarda iyi sonuç verir. Vizyon, eğitim ve teori sayesinde ustalığa dönüşür. Vizyonu olmayanlar satranç eğitimi ile vizyon kazanamazlar,ancak satrancı daha iyi anlar hale gelirler; nasıl ki müzik eğitimi ile besteci yaratılmaz ise de müziği daha iyi anlayan kişiler yetiştirilebilir. Satranç eğitim bir insana vizyon veremezse de, vizyonun ortaya çıkmasını sağlar. Satranç kurallarını öğrenmek ve teoriyi geliştirmek elbet gereklidir; fakat kurallar vizyon yaratmaz. Nitekim bir insana yağlı boyalar ve tuval vermek, o insan iyi resim yapabilmesini sağlayamaz; ancak resim yeteneği olanlar bu tuval ve boyalardan ünlü tablolar yaratmıştır. Satranç kurallarını öğrenenler arasında da ancak vizyon yeteneği bulunanlar, usta satrançcı olacaktır. Satranç tahtası, satranç taşları ve kurallar vizyonun hangi sınırları içinde kullanılacağını belirler, bu sınırlar içinde vizyon özgürdür. Vizyonun esası şu cümlede gizlidir: SATRANÇ TAHTASINI BAZILARI DİĞERLERİNDEN DAHA FARKLI GÖRÜRLER. Usta olmayan satrançcı, sırları dökülmüş bir aynaya bakar gibidir: Oyunun bütününü değil kırık parçaları görür; zihnini zorlayarak bu parçaları bütünleştirmeye çalışır ve bu sırada çok yorulur. Vizyonu olan bir usta ise, bir bakışta bir seri hamle veya manevrayı bir anda bir bütün olarak görür; mükemmel bir aynada oyunun tümünü görür gibidir. Vizyon, fotografik bellekle yakından ilgilidir; bütün büyük satranç ustaları, gözlerini kapadıkları zaman bile satranç tahtası ve taşlarını gözlerinin önünde görmeye devam ederler. Bu sayede gözleri bağlı satranç oynayabilirler. Bu durum, insana şair Schiller’i hatırlatmaktadır: Bir çoban, Schiller’e aralarında fark olmadığını söyler. Schiller, ay ışıklı bir gecede gözlerini kapamasını söyler ve sonra Ay’ı görüp görmediğini sorar. Çoban “tabii ki hayır” der ve o zaman Schiller şu yanıtı verir: “Bak, ben de gözlerimi kapadım. Ama ben şimdi Ay’ı eskisinden daha iyi görüyorum. İşte aramızdaki fark…” Bütün büyük satrançcılar, oynadıkları bu oyunu aylar sonra bile baştan sona ezbere tekrar edebilirler.
SATRANÇTA ASIL RAKİP
Fakat en usta satranç oyuncuları bile oyuna konsantre olmak için devamlı bir çaba harcarlar, bu çaba çoğu kez bilinçaltıdır. Satrançta vizyon bir amaç değil, araçtır. Oyunun amacı belli bir süre içinde bir savaş vererek hasmını yenmektir; yani vizyonlar elde edilen bilgiler yengiye dönüştürülmelidir. Acaba satrançcının savaşı yalnız hasmına mı karşıdır? Hayır, satrançta her beyin kendi olanaklarının sınırlı oluşuna karşı da bir savaş vermektedir; kendi olanaklarının sınırını aşmak istemektedir. Satrançcı gerçekte daima kendisine karşı oynamaktadır. Gerçek bir bilim adamı da en başka kendisi ile savaşır. Pasteur “Gerçekten birşey keşfetmek istiyorsanız, kendi kendinizin acımasız bir eleştiricisi olunuz” derken bunu kastediyordu. Satranç tahtasında olasılıkların sayısı çok fazladır; satrançcı bu olasılıkların tümünü kavrayamadığı zaman hata söz konusudur. Olasılıkların tümünü en büyük ustalar bile zaman zaman kavrayamaz ve hata yapar. Ancak bir büyük ustanın hatalı bulduğu bir hamlenin neden hatalı olduğunu usta olmayan anlayamaz; yani büyük ustaların hataları pratik olmaktan çok teorik açıdan hatadır. Büyük ustalar, teorik açıdan bazı ihmaller yapabilirler, bunları aslında hata saymamak gerekir. Fakat ne kadar usta olursa olsun, her satrançcı zaman zaman yanıldığının bilincindedir ve bu bakımdan daha çok görmeye, vizyonunu geliştirmeye uğraşır. En büyük satrançcılar bile bazen inanılmaz hatalar yaparlar; buna “satrançcı körlüğü” denmektedir.
Demek ki, oyunun başından itibaren satrançcı daima bir şeye bakar, birşey arar ve birşey görür. Hamlelerle eşzaman olarak hatırlar, mantığını çalıştırır ve nadiren hesaplar. Bu sırada dağima ileri derecede konsantrasyon halindedir ve sezişlere (inüisyon) açıktır. Satrançcı sürekli olarak olanakları ve bunların sonuçlarını analiz eder, olayları ve karşı olayları yargılar. Satrançta esrarengiz hiçbir şey yoktur. Normal bir insan aklı satrancın bütün hamlelerini anlayabilir, ancak her insan o hamleleri bulamaz, tıpkı şiiri anlayıp da yazamamak gibi. Satranç ustaları daha güçlü konsantrasyon yaparlar, beyinleri daha yoğun ve daha berrak çalışır.
SATRANÇ VE MATEMATİK
Satranç ve matematik farklı metotlar kullanır. Satrançta hesaplamanın yeri varsa da azdır, bazı oyun sonlarında basit hesaplamalar gerekebilir. Matematik, damada daha çok kullanılır. Matematik, genellikle belli formüllerin mekanik kullanılmasıdır. Elde ana bir formül vardır; tümdengelim (dedüksiyon) metodu kullanarak problemler bu formüle göre çözülür. Rölativite teorisi gibi hayale yer veren matematik dalları istisnadır. Satranç ise geniş ölçüde hayal gücüne dayanır; hayal ise kendi yolunu kendi çizer. Matematik mantığını raylar üstünde giden bir trene benzetirsek, satranç hayal kanatlarını çırpan bir kartaldır ve işte vizyon, herkesin göremediğini gören bir kartal gözüdür. Hayal gücü genişletilebilir; başka oyuncuların usta manevralarını analiz eden satrançcıda vizyon genişler, analog fikirler belirir, olanakları sezme hızı atar. Matematikteki teoremler, formüller vb. trafik işaretleri gibidir. Satrancın sonsuz göklerinde uçan kartal içinse hiçbir yol işareti yoktur; çünkü hayal göklerinde bir yol çizmek olanaksızdır. Satranç kurallarını ve oyunlarını beyne “depolamak”, insanı büyük satrançcı yapmaz, dünyanın bütün şiirlerini ezberleyen birinin şair olamayışı gibi. Satrançcının diğer oyuncuların oyunlarını analiz edişinin nedeni, onlardan “etkilenmek”tir; o oyunların aynen uygulanmasına zaten olanak yoktur. İnsan şiir okumakla şair, müzik dinlemekle besteci olamaz; ama bir şair diğer şairleri de okumalı, bir besteci diğer bestecileri de dinlemelidir. Başka “yaratış” olaylarını inceleyen insanın yaratış gücü artar.

Eski bir Yunan filozofu “bilgi insanı akıllı kılmaz” demişti. Burada anlatılmak istenen şuydu: Bilgi bellekte pasif olarak depolanır; bellek akıl demek değildir; o halde bilgi aklı geliştirmez. Böyle pasif depo edilmiş bilgi bir işe yaramaz; çünkü depolanmış bilgiyi hayata geçirecek olan şey akıldır. Örneğin bütün tıp kitaplarını ezberlemiş bir doktor, aklı çalışmıyorsa doğru teşhis yapamaz. Benzer olarak satranç kurallarını ve oyunlarını ezberlemek insanı mutlaka iyi satrançcı yapmaz; buna vizyon yeteneği de eklenirse usta satrançcı doğar. Bilimde,sanatta ve satrançta eğitim ve öğretim, ancak yetenekli olanların yeterliliğini ortaya koymaya ve geliştirmeye yarar; bilgi yeteneğin, sezişin ve ilhamın yerini alamaz ve onları yaratamaz.
Satrançta yeteneği benin herhangi bir melekesine bağlanamamaktadır. Örneğin hayalin satrançta yeri varsa da satranç yeteneği yalnız hayal gücüne bağlanamaz; büyük yazarlarda veya büyük mucitlerde de hayal gücü geniştirir; fakat, bunlar her zaman en iyi satrançcılar olamamıştır. Tabiî bunda satranca yeterince zaman ayıramayışları da rol oynar. Mantığın satrançta yeri varsa da satranç yalnız mantık da değildir; çünkü yöntemleri yalnız mantığın geçerli olduğu matematikten farklıdır Satranç tahtasında başkalarının göremediğini görmek yeteneğinin, yani vizyonun, beynin hangi melekelerine bağlı olduğu kesin değildir. Belki de bunda mantık (yargı), hayalgücü ve fotoğrafa benzeyen bir bellek (ki satranç tahtası ve figürlerinin birçok hamle sonra bile göz önünde canlandırılabilmesini sağlamaktadır) ve diğer bilinmeyen melekeler birlikte ol oynamaktadır. Portiş ve Koltanowski gibi 30-40 kişi ile gözü bağlı simültane (eşzaman) maç yapanların varlığı, fotoğrafik belleğin önemini göstermektedir. Bir satranç ustası oynadığı bir oyunu hiçbir yere yazmadan aynen oynayabilir; herhangi bir hamledeki pozisyonu hemen aklından dizebilir.
SATRANÇ YETENEĞİ
Satranç yeteneğinin kalıtsal olduğuna dair hiçbir bulgu yoktur. Satranç yeteneği diğer yetenekleri engellemez. Büyük satrançcılar çeşitli diğer alanlarda da yetenek göstermişlerdir: Philidor müzisyendi; Staunton Şekspir araştırmaları yapmıştır. Tarrasch iyi bir doktor, Vidmar ve Botvinnik başarılı mühendislerdi. Lasker ve Euewe matematikçi, Karpov ekonomistti. Fakat her büyük satrançcının önde gelen uğraşı satranç olmuştur.
Satranca erken yaşta başlamak tavsiye edilmektedir; çünkü böylece o insan oyununu ilerletmek için daha uzun bir süreden yararlanacaktır. Kübalı şampiyon Capablanca ve satranç büyük ustalarından Rechevski, 5 yaşındayken büyük usta düzeyine erişmişlerdi. Ancak büyük satrançcıların bir bölümü, İngiliz Burn ve Yates gibi, satranca ileri yaşlarda başlamıştır . Bugün için neden bazı insanların daha iyi satranç oynadıkları bir sırdır. Bir tıp adamı hastadan elde ettiği bulguları teorik ve pratik bilgilerin ışığında analiz eder; “ayırıcı teşhis” adı altında çeşitli olasılıkları düşünür ve bunlardan birini en olası görerek seçer; buna teşhis denir. Satranç adamı ise benzer olarak satranç tahtasından elde ettiği bulguları, teorik ve pratik bilgilerinin ışığında analiz eder, çeşitli olasılıkları kıyaslar ve kendi için en iyi olasılığı seçer; bunun adı hamledir. Tıpta “hastalık yok, hastalık var” belgesi, bir hastalığın her hastada kendine özgü olduğunu vurgular. İyi bir doktor hastalığın esaslarını bilmekle birlikte, daima istisnaî (tıp dilinde atipik) olgulara rastlayabileceğini bilendir, örneğin hepatit hastalığı karaciğerin viral iltihabı olup genellikle sarılık yapar; fakat bazı hastalarda bilgi ve kuralları gözden geçirirken istisnalara açıktır. Satranç ustası da satrancın genel kurallarını iyi bilir; fakat bunları körü körüne uygulamaz, hamleyi satranç tahtası belirler, kurallar değil; pozisyon öyle gerektiriyorsa önemli bir satranç kuralı çiğnenebilir. Örneğin vezir oyun başında hemen ortaya çıkmamalıdır; fakat hasmın bir hatasından yararlanmak için bu kural çiğnenebilir. Bu bakımdan da satranç matematikten çok farklıdır; matematik kuralları istisnasız geçerlidir. Matematikle satrancın farklı olduğunun en iyi kanıtı da şudur: Bilgisayarlar, gerekli programlamadan sonra satranç oynayabilir; her pozisyonu analiz ederek o pozisyona en uygun hamleyi yapar. Fakat bilgisayar “plan” yapamaz; yeni strateji ve taktikten yoksundur; oysa satranç ustası bir plana göre oynar. Bilgisayar, tek tek en iyi hamleleri yapar; o hamleleri bir plan dahilinde birbirine bağlayamaz. Bir diğer deyişle bilgisayar, “kombinezon” yapamaz (satranç dilinde kombinezon birbirini izleyen seri dahiyane hamledir).
Satrançta bu kadar önemli olan konsantrasyon yeteneği, irade gücünü kullanarak, dimağı veriler üzerinde yoğunlaştırmak demektir. Usta satrançcı bütün olasılıkları inceleyen adam değildir; uzak olasılıkları derhal ekarte ederek yakın olasılıkları üzerinde durandır. Satrançcının dimağ projektörü, tahta üzerinde yalnız önemli figür ve olasılıkları aydınlatır; “önemsiz” olan her şey karanlıkta kalır.
Satranç maçlarının hepsinde kombinezonların yer aldığı sanılmamalıdır; aksine maçların çoğu “sessiz” dir. Bu gibi maçlarda “mantıksal” veya “sağduyu” hamleleri yer alır: Bir taşa hücum var mı ve öyleyse taş nasıl korunur, gerideki taşları ileri almak (developmant), belli yönlere kuvvet yığmak, zayıf noktaları kuvvetlendirmek, piyon durumunu düzeltmek, karşı tarafın piyon ilerleyişini durdurmak veya kuvvetli bir taşı yandan korumak. Kombinezonlar satranca serüven ve heyecan geitirir; fakat tabiî ki herkes kombinezon yapamaz. Lasker, Nimzoviç ve hatta Capablanca, “mantıksal” oyundan yana idiler; vizyondan çok sağduyu ve tekniğin üstünlüğü üstünde duruyorlardı. Ne var ki, satranç ustalarının sağduyu, mantık, teknik dedikleri şeylerin hepsi kendi vizyonlarından kaynaklanmaktadır ve sağduyuyu savunan satrançcılar da birçok kere kombinezon serüvenine atılmışlardır. Satrançta hesaplı bir “risk” çoğu kez göze alınır. Ancak oyun sonlarında kombinezona ve riske yer yoktur;oyun onları kesin ve hesaplı hamleler gerektirir.
STRATEJİ VE TAKTİK
Satrançta yıldırımlar, çok nadiren berrak bir gökten düşer. Yıldırımdan önce kocaman fırtına bulutları hissedilir. Daha açık söylersek, bir oyuncu satrançta felakete uğramadan önce zorlanmaya başladığını hisseder (Aslında hayatta da böyledir). Strateji, bir oyuncunun savaş alanını kendi seçmesi ve hazırlaması çabalarıdır. Savaşın hamleleri ise taktiği oluşturur. Gerek teori, gerekse pratikte strateji, taktik analizden ayırt edilemez. Taktik geçici pozisyonları, strateji nispeten kalıcı pozisyonları temsil eder. Taktik kısa, strateji uzun vadeli planlara bağlıdır. Taktik, yapılması zorunlu hamlelere karşılıktır; hiçbir zorunlu hamle yokken yapılan ise strateji ile ilgilidir. Piyon yapısı kalıcı olduğundan stratejinin bir parçasını oluşturur. Örneğin taktik nedenlerle (tehlikedeki bir taşı korumak gibi) bir piyon ileri sürebilir; fakat bu hamle bir geri piyon bırakıyorsa, bu stratejik bir zayıflık yaratacaktır; o zaman taktik yararla stratejik zarar tartılmalı ve ikisi arasında bir tercih yapılmalıdır.
Genellikle pozisyonu kuvvetlendirmek için yapılan hamleler stratejiktir: Önemli karelerin (örneğin merkezdekii 4 karenin) işgali veya uzaktan kontrolü, piyon yapısının kontrolü (geri piyon, izole piyon ve duble piyondan kaçınmak ve vezir kanadına piyon azınlığına düşmemek), küçük rok yapmış şahın önündeki 3 piyonun aynı sırada tutulması, fillerin uzun diagonalleri, kalelerin açık (piyonsuz) vertikalleri (sütunları) tutuşu, atın veya diğer bir figürün saldırıdan uzak bir kareye yerleştirilmesi, temponun ele geçirilmesi gibi kararlar stratejiktir. Savunan taraf hatları kapayacak, saldıran taraf ise hatları açacak bir strateji izler. Savaşta olduğu gibi, hareket(manevra) olanakları daha fazla olan taraf üstündür.
HATA ÇEŞİTLERİ: Alekhin’in şöyle bir sözü vardır: “Hiçbir satrançcı, hasmı ona fırsat vermedikçe oyunu kazanamaz.” Hatalar çeşitlidir: Bazı şeyler gözden kaçar,örneğin bir saldırı görülmeyebilir. Tutkulu oyuncular kendi kendilerini mağlup ettirebilir: Çok fazla şey yapmak isterken açık verebilir. Normal olarak satranç ustaları oyun sırasında yaptıkları bir veya iki taktik hata sonucu oyunu kaybederler; hasımları daha az hata yapmıştır. Oyunda ergeç kritik bir an gelip çatar. İyi oyuncular kritik anın yaklaştığını sezebilir. Kritik anda olasılıklar artar, bunlara opak (saydam olmayan) pozisyon da denir; çünkü görmek zorlaşmıştır. Kritik anda durumu tehlikede olan oyuncu, üç çeşit hata yapabilir: Hayal gücü zayıflığı, mental pasifik ve durumu açıkca analiz edemeyiş (aklın karışması veya konfüzyon). Zayıf oyuncularda daha çok konfüzyon görülür. Oyun sırasındaki yorgunluk ve endüşeler de oyunculara hata yaptırır.
SATRANCIN TARİHÇESİ
Satranç, 1400 yıl kadar önce Hindistan’da başladı. Sanskritçe’de bu oyun Şaturanga diye geçiyordu; bu sözcük “dört silah” anlamına geliyordu. O zamanki Hint ordusu dört bölümden oluşuyordu: Filler, savaş arabaları, suvari ve piyade (bugün fil, kale, at ve piyon diyoruz). İlginç olarak başlangıçta , şah ve vezir savaş güçlerinden sayılmıyordu. Şaturanga, Hindistan’dan İran’a geçti ve Arap orduları 1000 yıl kadar önce onu Avrupa’ya getirdi. Şaturanga önce şaturang ve sonra şah (Farsça kral) adını aldı. Araplar ise Şatranj ve al-şah-mat dediler. Türkçe satranç sözcüğü Arapça Şatranj’dan alındı. Mat, Farsça “ölü” anlamına gelmektedir.
Bu gün oynanan satranç, 16.yüzyılda başladı. Orta çağ sırasında Avrupalılar, İranlıların vezir dedikleri taşa kraliçe adını verdiler; bu taş hem cinsiyet değiştirmiş oldu, hem de oyundaki gücü çok artırıldı, belki de yüzyıllardır kadınlara verilmeyen medenî hakları böylece telafi etmek istemişlerdir. Al-şah-mat (şah’ın ölümü) sözcüğü garip bir paradokstur; çünkü şah asla ölmez, yani bir taş olarak alınıp oyun tahtası dışına çıkarılamaz. Şah oyun sırasında başı dimdik şöyle der: “Tamam, oyunu kazandın; fakat beni esir alamazsın, anlaşıldı mı?” Şah, ülkesi olan satranç tahtasını terketmeden, vatanı olan karelerde kıpırdayamaz hale gelince mat olmuş sayılır. Şah ölmemiş, esir düşmüştür. Ancak esaretin ölümden beter olduğu düşünülürse Mat(ölüm) terimi yerindedir.
SATRANÇ VE İHTİMALLER
Biriçte 4 oyuncunun her birine 13′er kupa, maça, sinek ve karo gelmesi olasılığı 9 x 1027 ‘ de 1′dir; fakat satrançtaki olasılıklar yanında bu sayı hiç kalır. Maurice Kraltchik, Matematik Eğlenceleri adlı kitabında bunu hesapladı. İlk 5 hamlede her iki tarafın 20 değişik hamle ve 6.-40. hamle arası 30 değişik hamle yapılabileceği kabul edilirse, 40 hamlelik bir satranç oyununun 25 x 10115 farklı biçimde oynanabileceği hesaplanmıştır. 27 hamlelik bir oyun ise 115 x 1075 farklı şekilde oynanabilir. Tabiî bu sayının içerisine bütün olası hamleler girer; yani iyi oyuncuların asla yapamayacağı akılsızca hamlelerde sayılmıştır; ancak unutulmamalıdır ki satrançta kötü oyuncuların sayısı iyi oyunculardan çok fazladır. Satrancın ilk 4 hamlesi (2 beyaz ve 2 siyah hamle) 197229 farklı şekilde oynanabilir; bu 72.000 farklı pozisyon demektir; bunların 16.556’sı piyon hamlelerinden doğar. İlk 4 hamlede siyah ve beyaz için toplam 228 milyar olanak vardır. Bir siyah şaha karşı maksimum 3 beyaz taşın satranç kurallarına uygun diziliş sayılarını görelim
e1′de duran bir şah e8′e 7 hamlede ulaşmak isterse 393, 8 hamlede ulaşmak isterse 5704 olasılık vardır.

SATRANÇTA ZAMAN SINIRLAMASI
Satranç oyununun belli bir sürede bitirilmesi zorunluluğu 100 yıl kadar önce başlatıldı; bundan önce yapılan turnuvalarda oyuncu istediği kadar düşünebilirdi. Bugün böyle bir kısıtlama getirilmese idi, satranç oyunları kaplumbağa hızı ile yürürdü; çünkü her hamleden önce usta oyuncular uzun uzun analizler yapmak isteyecek, o zaman ajurne (yarıda kalmış) maçlar ancak yıllar sonra bitebilecekti. Zaman, önce kum saati, daha sonra kronometre ve en son satranç saati ile ölçülmeye başlandı. Genellikle 2,5 saatte 40 hamle yapmayan oyuncu, oyunu kaybetmiş sayılır. Hızlı turnuvalarda hakem her 10 saniyede bir gonga vurur, gong çalınca sıra kimde ise o oynamak zorundadır. Blitz (yıldırım) debeb oyun şeklinde ise oyunculara düşünmek için hiç zaman bırakılmaz, oyun en geç 1 dakikada biter; bu tip oyunu en usta satrançcılar oynamaktadır.
Selçuk Alsan
Bilim ve Teknik 1992

Pazartesi, Ocak 24, 2011

Satrançta Kazandıran Oyun Felsefesi


GİRİŞ BÖLÜMÜ

Hayatı boyunca satrançla ilgili kitaplara ve diğer ürünlere düşkün biri olarak, kitap seçimlerimde şansım genellikle yaver gitmiş ve bu kitaplar beni bulutların üzerine çıkarmıştır.

Oyun konusunda bir kavrayışa sahip olan herkes, çağlar boyunca umumiyetle teslim etmiştir ki, satranç oyunların en büyüleyicisi olduğu kadar en soylusudur da aynı zamanda. Bu oyun üzerine krallar ve savaşçılar çalışmışlardır; krallar kuralları tespit ederken, savaşçılar alanların işgalini planlamışlardır; matematikçiler problemlerin çözümlerini ortaya çıkarmak üzere pozisyonları uzun uzun hesaba vurmuşlar, eğitimci yazarlar aklın bu mutluluk verici taliminde tavsiyelerde bulunma kararında olmuşlardır. Bunun yanı sıra birçokları, “bu oyun için ancak bir Newton, bir Öklid gibi bir matematik dehası olmak lazımdır” gibi bir yanlış inanç sebebiyle, bu oyun hakkında bilgi sahibi olmaktan mahrum kalmıştır. Bu yanlış kanaati ortadan kaldırmak üzere, elinizdeki çalışmanın yazarı, satrancın tabiatına uzanan yolda, bu keyifli oyunu öğrenecek kişilere, bir anlayış ve bir kavrayış sunmaktadır.

Anlayış ve yanlış inançların o gün olduğu gibi bugün de aynı şekilde geçerli olması ne kadar hoş…

Bu kitabın amacı sevgili okur, sizi satrancın inanılmaz dünyasına davet etmek. Çoğu ülkede satrancın spor kabul edildiğini biliyor muydunuz? Peki ya eski Sovyetler Birliğinde en popüler ulusal eğlence olduğunu? Dünyadaki en yaygın spor organizasyonundan biri, kısa adı IOC olan Uluslar arası Olimpiyat Komitesi, diğeri de FIFA, yani Uluslar arası Futbol Federasyonudur. Üçüncü sırada ise FIDE, yani Uluslar arası Satranç Federasyonu gelmektedir.

Dünyanın her yerindeki milyonlarca satranç hayranı bu oyunu oynamaktadır. Diğer sporların aksine, satranç kararlı bir oyundur. İster Brezilya kumsallarında, ister Çin Seddi gölgesinde, ya da Teksas’taki bir mangal restoranında, oyun aynı şekilde oynanır; aynı hamleler ve aynı kurallarla. Satrancın kendine özgü bir dili vardır ve satranç oynamaya başladığım günden buyana düzinelerce arkadaş edinmiş, onlarla taşların ve karelerin diliyle iletişim kurmuşumdur.

Gerekli araçlar pahalı olmadığı için, satranç oyunların en demokratik olanı diye anılagelmiştir. Bu oyun tüm sınırları, yani ırk, sınıf, kast, cinsiyet, kültür din ve benzeri tüm sınırları aşar. Hayatın her alanında at koşturan her çeşit insan tarafından oynanır. Ve hatta at koşturmayanlarca da oynanır. Benim ilk satranç öğretmenim olan David Chapman bir parapleji (belden aşağısı tutmama halinde seyreden yarım felç) hastasıydı. Gözleri hiç görmeyen siyahi şarkıcı ve piyanist Ray Charles da satrancın kendisi için bir tutku olduğunu kabul etmiştir. Satranç oynayabilmek için boyunuzun 210 cm olması gerekmez, Carl Lewis kadar hızlı yahut Mike Tyson kadar güçlü olmak zorunda değilsiniz. Tüm yapmanız gereken sadece düşünmektir.

İnsanların çoğu satranç öğrenmeye başladığında genellikle taşların hareketlerini ezberlerler ve ardından seneler boyunca bunları birbiriyle yumruklaştırır, tabii gittikçe daha şiirsel bir şekilde ve olasılıkla daha az düşünerek yaparlar bunu. Bu taşlar nasıl hoplayıp sıçrar, en çok ne yemeyi severler, tatide ne yapmaktan hoşlanırlar, bunların hepsini anlatacağım tabii; ancak bu kitabın asıl amacı “Seirawan Yönteminin” başlıca dört ilkesini öğretmektir: Kuvvet, Zaman, Alan ve Piyon yapısı. Bunların her biri, anlaşılması gayet kolay ve meydan okuduğunuz hemen herkesi bu oyunda yenebilmenizi sağlayacak olan birer araçtır.

Satranç oyununa genel bir giriş yaptıktan sonra bu dört ilkenin her birini kendine ait bölümde açıklayacağım. Ancak bu sayfalarda çok daha fazlasını bulacaksınız. Açıklamalı oyunlar her bir ilkeyi uygulamalı olarak açıklamaktadır ve bütünü ele alınmış oyunlar da bu ilkelerin bir arada nasıl bir uyumla işlediğini görmenizi sağlayacaktır. Kitabı, karşınızda kurulu bir satranç tahtasıyla okumanızı öneririm. Böylece bu örnekleri oynayarak izler ve teoriyi anında uygulamaya dönüştürmüş olursunuz. Konu aralarındaki alıştırma soruları özellikle kişisel gelişimini ölçmek isteyenler için, belirli kavramları sindirip sindirmediğinizi kontrol edebilmeyi sağlayacak ve bölüm sonlarında yer alan testler de kavramları bir arada ele alma deneyimi kazandıracak.

Ben bu kitabın öğretici olmanın yanı sıra eğlenceli olmasını da istiyorum. Bu nedenle, burada satranç tarihindeki önemli olaylara ve bu oyunun gelişiminde önemli roller oynamış olan kimi ilginç ve tuhaf !! kişilere de yer verdim.

Size kitap boyunca, hem oyuna hem de rakibinize yaklaşım konusunda psikolojik ipuçları da veriyorum. Satranç oynayan insan, acımasız bir değişim içine girmiştir. Yoğunlaşma gücü, akıl yürütmesi ve algısı gelişip artar. Planlama ve bir amaç doğrultusunda hareket etme kabiliyeti bir arada geliştiği için, satranç oynayan insanlar daha sorumlu ve disiplinli davranışlar sergilemeye başlarlar.

Bu kitabı aldığınız için sizi ilk kutlayan kişi ben olayım. Belli ki satranç öğrenerek düşünme gücünüzü bilemek niyetindesiniz. Oyuna giriş niteliğinde olan bu kitap sizi hem eğlendirecek, hem de bir satranç tahtası gladyatörüne dönüşmenizi sağlayacaktır.


Satrançta Kazandıran Oyun Felsefesi

Yasser Seirawan

İş Bankası Kültür Yayınları, Temmuz 2009

Çeviren: L. Ece Sakar

Pazar, Ocak 23, 2011

Satrançta Kazandıran Stratejiler

Stratejinin Önemi
İnsanoğlu tarih boyunca bir çok oyun oynamıştır. Ama satranç, hak ettiği üzere, dünya yüzünde gelmiş geçmiş bütün oyunlar arasında, “Şahların oyunu” ya da “ Oyunların Şahı” olarak tanınmıştır. Baş döndürücü bir övgü gerçekten! Satrancın kendine özgü güzelliği, insanlık tarihi boyunca bir çok düşünce adamını da cezbetmiştir. Neden peki? Nedir satrancı bu denli büyüleyici kılan? Oyunu eleştirenlerin tüm gördüğü, saatler boyunca arpacı kumrusu gibi düşünen koca koca adamların arada sırada damalı tahta üzerindeki ufak taşları şuradan kaldırıp bu tarafa koyduğudur. E, durum böyle olsa, insanlar neden satranç oynamak istesin ki? Bu oyunu bu kadar büyüleyici kılan bir şey var mutlaka. Aksi takdirde bin yıllar öteden günümüze kadar oynanagelmesi nasıl açıklanabilir?

Şurası muhakkak ki, bu oyunu eleştirenler haklı olsalardı, bugün satranç diye bir oyun da olmazdı. Üstelik satranç sadece günümüzde yaşamını sürdürmekle kalmamış, epeyce sağlam bir yer de edinmiştir kendine. Dünyadaki en yaygın spor organizasyonundan biri, kısa adı IOC olan Uluslar arası Olimpiyat Komitesi, diğeri de FIFA, yani Uluslar arası Futbol Federasyonudur. Üçüncü sırada ise FIDE, yani Uluslar arası Satranç Federasyonu gelmektedir. Peki satranç bu güne kadar varlığını korumayı nasıl başarmıştır?

Zamana karşı direnmenin koşulu herhangi bir şeye karşı duyulan gereksinimdir. Bir an için durup düşünün. Binyıllar ötesinden bugüne kadar varlığını sürdürebilmiş olan neler var hayatınızda? Bazı araçlar var, “kaşık” gibi örneğin. Zaman içinde bir ihtiyacımızı karşılamak üzere biçimi en mükemmel hale getirilmiş ir araç. Ve bu araçlar onlara ihtiyacımız kalmadığı anda yok olurlar.

Oyunlara gelince – sayıları binleri, hatta belki milyonları bulur – bular da çağlar boyunca toplumların fiziksel, duygusal ve zihinsel gelişim için yararlandığı araçlardır. Tüm bu oyunlar içinde satranç, zihinsel gelişim sağlayan mükemmel bir araçtır. Goethe’nin dediği gibi: “ Satranç oyunu zihnin mihenk taşıdır.” Satrancın temelinde zihinlerin savaşı vardır. Kazanma arzusundan kaynaklanan bir yarışma azmi gerektiren satranç, yaşamın bir yansımasıdır. Başarmak için akıllı olmalısınız. Sadece irade yeterli değildir. Beyninizi kullanmak zorundasınız. Düşünmeye mecbursunuz. Üstüne üstlük kendinizi farklı biçimde düşünebilmek üzere eğitmeye de mecbursunuz.

Ben gençlere satranç öğreteceğim zaman, onlara ve ana babalarına, bu dersler vasıtasıyla öğrenecekleri beş temel D yani Davranış olduğunu söylüyor ve bunları açıklıyorum:

• 1 Numaralı D: FIDE’nin yani Uluslar arası Satranç Federasyonu’nun kuralları uyarınca, bir oyuncu yarışmalarda satranç oynayacaksa hamlelerini yazacaktır.
• 2 Numaralı D: Bir oyuncu satranç oynamaya devam ettiği müddetçe, bir çok yenilgiyle karşılaşacaktır. Bu durum memnuniyet verici olmadığından, becerilerini geliştirmenin yollarını arayacak ve geçmişteki hatalarını tekrarlamamak için satranç kitapları okuyacaktır.
• 3 Numaralı D: Daha iyi satranç oynayabilmek için satranç oyuncusu sürekli puan hesaplamalıdır. Oyuncu oyuna 8 piyonla başlar, oyun ilerledikçe taşlar kırışılır, piyonlar ilerlemek durumunda kalıp kaybedilir. Örneğin bir aşamada iki kale ve dört piyon vardır elde ve oyuncunun sahip olduğu taşlar 14 (5+5+4) puan değerindedir. Öte yandan rakibi bir kale, bir Fil, bir At ve beş piyonu ile 16 ( 5+3+3+5) puanlık taşlara sahiptir. Dolayısıyla rakip, iki puanlık bir avantajla, maddi bir üstünlüğe sahiptir. Gayet basit oyuncu aritmetik hesaplama yapacaktır.
• 4 Numaralı D: Oyuncu ilk üç D’yi yerine getirecektir. Çünkü bunlardan sorumlu olan kendisidir, başkası değil. Satranç oyununda oyuncunun yaptığı gafların bir mazereti yoktur. Diğer sporlarad yenilgi, bir başka oyuncu iyi pas atmadı diye veya biri şut kaçırdı diye gelmiş olabilir. Ama satrançta sadece ve sadece oyuncunun kendisi sorumluluk üstlenecektir.
• 5 Numaralı D: Bu D’lerin en sonuncusu en önemli olanıdır aynı zamanda. Varsayın ki oyuncunun Veziri bir saldırıyla karşı karşıya. Vezirini oynamazsa kaybedecek. Eğer geri çekerse güvenli bir pozisyona geçmiş olacak. Ama ilerleyip bir piyon aldığında yine güvenli bir pozisyonda olabilecek. Oyuncu bu durumda piyonu alarak ilerleme kararını verirken akıl yürütecektir.


Bu beş D, bir araraya geldiğinde, tüm satranç eğitiminin ne ile ilgili olduğu da ortaya çıkıyor. “Eleştirel Düşünce”. Bunun temeline indiğinizde, eğitimin iki bileşeni olduğunu görürsünüz: Bilgi ve Bilgi - İşlem. Bilgi tek başına bir değer taşımaz., ama Eleştirel düşünce sayesinde, bilgiyi işlemek suretiyle onu değerli hale getiririz.

Eleştirel düşünce tüm satranç oyunlarında iş başındadır; hatta temel hamleleri kavrayamamış zayıf oyuncuların oyunlarında bile. Eliniz uzanır, gözleriniz ışıldar, atınızın birini yerinden alıp bir piyona saldırırsınız. Sinsi, komplocu ve zalimsinizdir. Piyon sizin olur. Ama durun bi dakka. Rakibiniz kendini kötülüğe adamış biridir. Sizin gözüpek atınızı alıverir. Tüh be! Nasıl oldu bu? Bu hamle yerine ne oynamalıydınız acaba? Peki şimdi ne yapacaksınız? İşte eleştirel düşünce!

Satrancı deneyimsiz gözlerle izleyen bir gözlemci neler görür? Eşit güçlere sahip iki düşman ordusunun 64 karelik bir tahta üzerindeki karşılaşması. Bunun ilgi çekici yönü ne olabilir? Ve neden her defasında taraflardan biri diğerine galip gelmektedir? Herhalde oyunculardan biri daha iyi olduğu için. Rakibinin ordusunu o devralsa bu defa kazanan diğer ordu olacaktır. İyi de niye? Çünkü rakibine göre daha üstün bir düşünme biçimine sahiptir. Gizli silahı nedir peki? Strateji.


Satrançta Kazandıran Stratejiler

Yasser Seirawan

İş Bankası Kültür Yayınları, Ocak 2008

Çeviren: L. Ece Sakar

Pazartesi, Kasım 29, 2010

Pazar, Haziran 20, 2010

Kübra Öztürk


Annesi, babası, felçli dedesiyle Mamak’ın Tepecik Mahallesi’nde bir gecekonduda büyüdü Kübra Öztürk. İlkokul ikinci sınftayken mahallede açılan satranç okuluna gitmeye başladı. Öylesine yatkın ve tutkundu ki satranca, kısa sürede ödüller gelmeye başladı. Bulgur pilavı ve tarhanayla beslenen o ufak kız bugün ABD üniversitelerinin peşinden koştuğu genç şampiyon adayı.

Gülizar Öztürk ona hamile kaldığında, karı-koca iki çocuğun ardından üçüncüye bakamayacaklarını düşündüler. Eşi Durak Öztürk ile çocuğu aldırmak için doktora giderken dolmuşta karar değiştirdiler, arabayı durdurup indiler. "Rızkı da beraberinde gelir" diyerek test kağıtlarını yırtıp tek odalı evlerine döndüler.

Kübra (16), anne babası dışında abisi ve ablası, felçli dedesi ve büyükannesiyle bu evde büyüdü. Ankara’da Mamak’ın Tepecik Mahallesi’nde Kayaş İlkokulu’nda ikinci sınıfa giderken, Gaziosmanpaşa Rotary Kulübü mahallede bir Satranç Merkezi açtı. Satranç öğretmeni İslam Osmanoğlu, okullarda yeteneği olanları araştırdı, Kübra da seçilen öğrencilerden biriydi. Mahallelinin başlangıçta "Bu kumar mı? Ne biçim spor!" diyerek taşladığı kulüp binasında saatlerce çalıştı.

Satranca başladıktan sekiz ay sonra hocası Osmanoğlu, onu İspanya’daki Dünya Şampiyonası’na götürdü. Orada yaş grubunda 44’üncü oldu. Bu turnuvadan sonra da, kızlarda Ankara ve Türkiye birinciliğini kimse elinden alamadı. Turnuvaların yıldızıydı artık. Herkes onu birbirine gösteriyor, başarısının arkasındaki sırrı merak ediyordu. Annesine "Kızınızı neyle besliyorsunuz?" diye sorduklarında, "Bulgur pilavı ve tarhana" cevabını alınca şaşırıyorlardı.

Kübra satranca büyük bir hevesle sarılmıştı. "1998’de satranca başladığımda bunun bir spor olduğunu filan bilmiyordum. Bütün sınıf satranç oynuyordu. Zamanla herkes bıraktı, yalnız ben devam ettim. İlk turnuvam olan dünya şampiyonasında 44’üncü sırayı alınca bir gariplik olduğunu hissettim. 8 yaşındaydım ve 10 yaşındakilerle oynuyordum! Bir yıl sonra dokuz yaşındayken 10 yaş Türkiye üçüncülüğünü aldım. 1999’dan sonra da 6 defa Türkiye şampiyonu, 2006 ve 2007’de ayrıca Avrupa şampiyonu oldum."

Artık mahallesinin gururu, çocukların da idolüydü. Onu gören Mustafa Yılmaz, Melek Akbaş, Filiz Altınbaş, Melek Tınbaş ve diğerleri satranç turnuvalarının gediklisi oldu, şampiyonlukları topladı. Artık kimse bu Mamaklı çocuklarla karşılaşmak istemiyordu. Ama içlerinden hiç biri Kübra kadar sabırlı çıkmadı. Çoğu ekonomik sıkıntılar nedeniyle satrancı bıraktı.

Kübra derslerden kalan tüm zamanını satranç kulübünde geçiriyor, annesi yemekleri evden oraya getiriyor, babası çalıştığı konfeksiyon atölyesinden çıkışta gidip kızını alıyordu: "Yaşadığım ortamı ve zorlukları hiç düşünmüyorum. Federasyonun verdiği dizüstü bilgisayar ve kitaplarımla satranç çalışıyorum. Özel hocalarla ve müthiş imkanlarla çalışanlar da var. Ama insanın içinde o heyecan yoksa bir şey yapamıyor. Ayrıca öbür çocukların güvenceleri var. Benim yok ki! Ancak çalışarak bir yere varabilirim."

ALDIĞI MAAŞLA ABİSİNİ OKUTUYOR

Sobalı bir gecekonduda, bir yandan turnuvalara, bir yandan ÖSS’ye hazırlanan Kübra, ailesinin de umudu. Asgari ücretle çalışan babasının gücü Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi Fizik Bölümü’ndeki oğlu Mehmet’i okutmaya yetmeyince Kübra yetişti; Satranç Federasyonu’ndan aldığı maaşla abisini okutmaya başladı.

Kübra son iki yılda kendi yaş grubunda Avrupa şampiyonluğunu kimseye kaptırmadı. Kasım ayında Antalya’daki Dünya Yaş Grupları Satranç Şampiyonası’nda 16 yaş grubu kızlarda birinciyle aynı puanı aldı; averajla dördüncü oldu. Bundan sonraki hedefleri de belli: "Artık büyüklerde yarışmak istiyorum. Milli takım oyuncusuyum. Bir yandan da okula devam edip avukat olacağım."

TEKSAS ÜNİVERSİTESİ PEŞİNDE

Beyin avcıları ABD’de Teksas Üniversitesi’nde satranç burslusu olarak okuması için teklifte bulundu. Şimdi Mamak Lisesi üçüncü sınıfta hem ÖSS’ye çalışıyor, hem de gelen teklifi düşünüyor. "Korkuyorum, ama gitmek de istiyorum. Çünkü, kaderim değişecek."

AİLESİ VE HOCASINDAN TAM DESTEK

Gülizar Öztürk (44, Kübra’nın annesi) Sobalı odada yatıyor, oturuyor, çalışıyor. Bazen onunla turnuvalara gidiyorum. Kimse Kübra’nın bu koşullarda yaşadığına inanmıyor. İsterdim ki, kızıma başarılı olduğunda bir hediye alayım. Sadece ona sarılabildim, "aferin" diyebildim.

Durak Öztürk (48, Kübra’nın babası): Kızımla gurur duyuyorum. Bu gecekonduda mucize gerçekleştiriyor. Çalışacak odası bile yok. Kızımın imkanları daha fazla olsaydı kim bilir neler yapardı? Üstelik okulda da şımarmadı. Tüm hocalar onu çok seviyor, başarılı bir öğrenci.

Nizamettin İren (53) gıda sanayicisi, Gaziosmanpaşa Rotary Kulübü eski başkanı, Kübra’nın sponsoru (üstte solda): Ankara Gaziosmanpaşa Rotary Kulübü başkanıyken 1995’te bir satranç projesi başlattık. Altı okul seçtik ve bir hoca tuttuk. Bu hoca, kabiliyetli çocukları ortaya çıkardı. Bu çocuklar o yıllarda Ankara Şampiyonası’na katılmaya başladı. Beş yıl sonunda Mamak’tan Türkiye şampiyonları çıkmaya başladı. 8-10 kişilik gruplar oluştu. Kübra, mahalledeki herkesin idolü oldu. Onu örnek aldılar. Sabırlı ve azimliydi. Bizim gibi sivil toplum örgütleri böyle projeler geliştirirse daha Kübra gibi çok cevher ortaya çıkar.

Kübra satrancın kardeleni

Ali Nihat Yazıcı (Türkiye Satranç Federasyonu Başkanı) Kasım ayında Antalya’daki Dünya Yaş Grupları Şampiyonası’na 103 ülkeden 1450 sporcu katıldı. Kübra’nınki büyük başarı. Kübra satrançta bir kardelen. Satranç ucuz bir spor. Ama, İş Bankası bize sponsorluk yapmasaydı, Kübra iki kez Avrupa şampiyonu olmazdı. Bugün Türkiye’de 1.5 milyon çocuk okulda satranç dersini seçmeli olarak alıyor. 200 bin lisanslı sporcumuz var. Kübra ya da diğerleri için bir ayrıcalık istemiyoruz. Sadece başarı kazandıklarında diğer sporcular gibi devlet tarafından desteklensinler. ÖSS gibi sınavlarda ek puanlar alsınlar. Çünkü, spor zamanlarının büyük bölümünü alıyor. Sınavlara hazırlanırken birçoğu satrancı bırakıyor.

Haber: Nuran Çakmakçı

Fotoğraf: Sebati Karakurt

Hürriyet Gazetesi, 6 Ocak 2008, Pazar

Salı, Nisan 10, 2007

SATRANÇ HABERLERİ


Satrancın bizce önemi, kişinin düşünsel yetenek ve değerlerini geliştirmesidir. Günlük yaşantımızda olduğu gibi, satranç oyununda da planlama, harekete geçme, sonuç alma ve gözden geçirme adımlarını atmak değişmez kuraldır. Bu güzel ve yararlı oyunu en iyi tanımlayan sözlerden birisi herhalde şudur: “40 güzel hamle bir oyunu kazanmak için yeterli olmaz, ancak bir kötü hamle kaybetmek için yeterlidir.” Kendi yaşamımızda da aynısı değil mi? Yerinde ve zamanında davranma, zeka, yaratıcılık, cesaret, sabır ve serinkanlılık gibi evrensel yeteneklerimizi geliştiren bu düşünce sporuna sahip çıkmamız gerektiğini düşünüyorum.
Satrancın şu sıralar ülkemiz açısından önemi ise, İstanbul 2000 Dünya Satranç Olimpiyatlarının ev sahipliğinin ve organizasyonunun Türkiye tarafından üstlenilmesidir. Bu çok önemli spor ve kültürel etkinliğinde ülkemize 150’ye yakın ülkeden misafir sporcular gelecektir. Ancak gördüğümüz o ki herhangi bir hazırlık yapılmamaktadır.
Biz de Bursalı Mühendisler, öğretmenler, TOFAŞ ve Mako mensupları olarak aramızda takımlar oluşturduk ve 22 Kasım-19 Aralık 1998 tarihleri arasında Bursa takımlar arası satranç birinciliğini düzenledik. Dönerli turnuvaya 16 sporcu katıldı. Turnuva sonucunda öğretmenler ile TOFAŞ 9 puan, Mühendisler 4 puan, Mako ise 2 puan aldılar. Kişilerin takımlar halinde bir araya gelerek dostluk ve dayanışma içinde bireysel mücadele etmeleri anlamlı olmuştur.

İhsan Dirican
Aralık 1998, Bursa

Salı, Nisan 03, 2007

İstanbul’da yapılan 34. Satranç Olimpiyatının ardından*



Sevgili İhsan Dirican’ın güzel organizasyonuyla 29 Ekim Pazar günü 34. Satranç Olimpiyat oyunlarını izlemek üzere İstanbul’daydık. İhsan Dirican, Mehmet Fatih Bayar, Mehmet Gazioğlu, Özgür Özbostanlar ve benim için güzel ve yorucu bir geziydi. İhsan’ın Toyotasıyla hızlı bir şekilde Yalova’ya vardık. Feribotun kalkışı 9:30’daymış. Neyse birkaç gazete alarak satranç haberlerini kıraat ettik bir solukta. Cumhuriyet dergide Sertaç Dalkıran’ın olmayışı hemen dikkatimizi çekmişti. Yalova’dan bir saatte Yenikapı’ya vardık. Vardığımız gibi İhsan’la “Sen mi İstanbul’u daha iyi bilirsin yoksa ben mi?” tartışmasını sürdürerek Taksim'e vardık.

Bu arada arkadaşlara, 1976-1977 yıllarında Tünel’de yaşadığım evimi de gösterdim. Sabah ayininde Sen Antuvan kilisesindeydik. İstiklal caddesinde uygun adım bir yürüyüşle Çiçek Pasajına geldik. Ünlü şampiyon kokareççide, 5 yarım, 3 çeyrek kokareç; 3 midye tavayı mideye indirdikten sonra, İSD’de bir yıldırım turnuvasından bile geri kalmadık.

Sonra Olimpiyat oyunlarının yapıldığı Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayına taksiyle ulaştık. Salona vardığımızda pek kalabalık yoktu. Ama saat 15:00’e yaklaştıkça içerisi 128 ülkenin oyuncularının oluşturduğu bir ana baba gününe döndü.

Oyunların başlamasını beklerken, bir yandan da ünlü satranççıları tanımaya çalışıyorduk. Özgür’ün uyarısıyla eski rus yeni amerikalı, Kaidanov’u fark ettik (!). Fotoğraf çektirmek için hemen yanına yöneldik.
- Bay Kaidanov sizinle bir fotoğraf çektirebilir miyiz?
- Tabii ki!
- Özgür hadi sen çekiver…
- Tamam. İyi güzel de ben Kaidanov değilim maalesef. Ben Kanadalıyım; Milli takımının yöneticisiyim (!!!)
- Önemli değil! Takımınıza bol şanslar…:)))

60-70 yaşlarında ve isimlerine aşina olduğumuz Büyükustalarla ve dünyanın bir çok ülkesinden gelen genç, tanınmamış oyuncularla doluydu salon. Çinli, Hintli, Japon, Endonezyalı, Bulgar, Macar, Kübalı, Arjantinli, İzlandalı, Şilili, avustralyalı, Koreli, Moğol… Sayabildiğiniz her ülkeden oyuncu vardı. Hintli Vişi Anand’ın ülkesinden diye tahmin ettiğimiz oyuncuların yanına yaklaştık. Hintli olup olmadıklarını sorduk.
“ 50 yıl önce biz de Hindistan’a bağlıydık, şimdi bağımsız Bangladeş’liyiz.” dediler.

Olimpiyatların bütün dünya ülkelerinin oyuncularını bir araya getirmesini görmüş olduk. Epey bir zaman katalog alalım, afiş kapalım diye uğraştık ama olmadı. Saat 15:00’te oyuncuları turnuva salonuna aldılar. Biz de kurulu olan internet kafede internete bağlanmak için uğraştık. Neyse uzatmayalım, salona indik; DGT marka sensörlü satranç takımlarıyla, gerçek zamanlı bağlantılar sayesinde bütün oyunlar internette canlı izlenebiliyordu. Ünlü takımların, bu arada Türkiye A ve B takımlarının fotoğraflarını çektik. Birkaç salon turundan sonra artık olimpiyat atmosferini de kanıksamıştık. Şirov’lar, Korçnoy’lar, Kaidanov’lar, Polgar’lar, İvançuk’lar, Şort’lar, Adams’lar, Portiş’ler içi içeydi. Özellikle Özgür’le satranççı aktüalitesi ve biyografileri konusunda yarıştık. Saat bayağı geç olmuştu. Artık geri dönmeliydik. Taksim Gezisinde bir Hamburgercide biralarımızı yudumladıktan sonra, ver elini Yenikapı.. Şu anda Yenikapı’dan Yalova’ya kalkan hızlı feribotdayız. Yolumuz açık olsun satrançta ve hayatta…

Murat Nemutlu
Ekim 2000, Bursa

*Bu yazı 29 Ekim 2000 tarihinde yazılmış ve Aralık 2000’de Makine Mühendisleri Odasının Bülteninde yayımlanmıştır.

Cuma, Aralık 08, 2006

David BronştaynDavid İyonoviç Bronştayn
( David Ionovich Bronstein ) 1924- 2006

5 Aralık 2006 Salı günü, Satranç dünyasının olağanüstü özel kişilerinden, satranç 20. yüzyılının aktörlerinden biri olan 82 yaşındaki David İyonoviç Bronştayn, Beyaz Rusya’nın Minsk kentinde karısı Tatyana’nın kollarında sonsuzluğa göçtü.

Genç Bronştayn’ın satranç dünyasına doğuşu 40’lı yılların sonlarına doğru olmuştu. O dönemin dünya satranç şampiyonluğu için mücadele eden, dünyanın en kuvvetli satranççılarından biriydi. 1951’de, Botvinik’le dünya şampiyonluğu maçına kadar yükselmiş ve neredeyse maçı alacaktı. Ancak komplo teorisi söylentilerinin karıştığı 23. oyunu kaybederek dünya şampiyonları listesinde yer alma şansını yitirdi. Bronştayn şablondan uzak özgün satranç oyunuyla, satranca olağanüstü özgün fikirler kazandırdı.

David Bronştayn, 19 Şubat 1924’te Ukrayna’nın Kiev yakınlarındaki Bila Çerkva kentinde doğdu. Keres, Korçnoy ve Larsen gibi güçlü oyuncuların ait olduğu elit, dünya şampiyonu adayı olan ancak dünya şampiyonu olamayan oyuncular grubuna dahildi. 1951’de Botvinik, Bronştayn'a karşı Dünya Şampiyonluğu unvanını güç bela koruyabildi. 23. oyunda gereken berebareyi elde edebilseydi, dünya şampiyonluğunu 11.5-10.5 skoruyla kazanacaktı.

Ancak Botvinik maçın 23. oyununu kazandı; 24. oyun berabere bitti. Böylece unvanını 12-12 eşit puanla korumuş oldu. Bu maça kadar Bronştayn’ın yükselişi bir kuyrukluyıldız gibiydi.


Satranç antrenörü Aleksandır Konstantinapolski tarafından keşfedildiğinde henüz 16 yaşındaydı; SSCB ustası unvanını kazanmıştı. 1944’te ve SSCB şampiyonluğunu Botvinik’e kaptırdı. 1945’te üçüncü oldu. 1946’da Moskova şehir şampiyonasını kazandı.1948’de Salzyöbaden’de Bölgeler arası turnuvayı kazandı. 1948 ve 1949’da SSCB şampiyonu oldu. Aday maçlarında Boleslavski’ye üstünlük sağladı. Daha sonra Boleslavski’nin kızı Tatyana’yla evleneceklerdi.

Botvinik’e karşı oynadığı tarihi dünya şampiyonluğu maçı 15 Mart - 11 Mayıs 1951 tarihinde Moskova’da oynandı ve Botvinik’le Bronştayn’ın birbirlerine daha sonra tek kelime dahi etmeyecekleri birer düşman olmalarına neden oldu.

1951’deki Dünya Şampiyonluğu maçından sonra Bronştayn, bir çok defa yine, dünya şampiyonluğu mücadelesinin içinde yer aldı. Gerçi 1951’deki başarısını bir daha yineleyemedi. 1958 yılında Portoroz’daki bölgelerarası turnuvada, 7. oldu. 1964 Amsterdam bölgelerarası turnuvasında ise 6. oldu ve adaylığı kaçırmış oldu. Çünkü aynı ülkeden yalnızca ilk üç yarışmacı aday olabiliyordu; Spaski, Simislov, Tal ve Ştayn ondan önce dereceye giren dört Sovyet vatandaşıydı. Bölgelerarası turnuvalara son katılışı 1973 yılında Petropolis’te oldu; Orada da 6. oldu; yine ilk üç aday maçlarına gidiyordu.

Birçok yıllar sovyet satranç ulusal takımında yer aldı. 1952, 1954, 1956 ve 1958’de satranç olimpiyatlarında ülkesini temsil etti. Romantik sitiliyle genç Keres’i anımsatıyordu. Risk alan, girişken, atak oyunuyla, satrancın parlak fikirlerini yaratan, satranç tahtasının sanatçılarındandı.

Bronştayn birçok kitap yayımladı; özellikle 1953 Zürih’teki aday maçlarının kitabı çok ünlüdür.

ChessBase’den http://www.chessbase.de/nachrichten.asp?newsid=2895
Çeviren: Murat Nemutlu
8 Aralık 2006, Cuma; Bursa

Pazartesi, Kasım 20, 2006

Alehin'in Tersine Matı

Va1+ Şxa1 Ab3++ Şb1 Ka1+#

Cumartesi, Kasım 18, 2006

Stefan Zweig
Satranç

… Yaşamım boyunca bir satranç ustasıyla tanışma fırsatım hiç olmamıştı ve şimdi böyle bir insanı gözümde canlandırmak için ne kadar çok uğraşırsam, bütün bir yaşam boyu, yalnızca altmış dört siyah-beyaz karenin çevresinde dönen bir beyin eylemi, bana o kadar akıl almaz geliyordu. Gerçi kendi deneyimlerimden “kralların oyunu”nun gizemli çekiciliğini biliyordum; İnsanoğlunun düşünüp bulduğu oyunlar arasında, rastlantının her türlü despotluğuna karşı koyan ve zafer kupalarını yalnızca akla ya da daha çok tinsel yeteneğin belirli bir biçimine veren tek oyun. Ama satranca oyun demekle, haksız bir kısıtlama yapmış olmuyor mu insan? Satranç aynı zamanda bir bilim, bir sanat değil mi? Yerle gök arasında süzülen Muhammed’in tabutu gibi, bu iki kategori arasında gidip gelmiyor mu, bütün karşıt çiftlerin bir kerelik bileşimi değil mi? Hem çok eski, hem de yepyeni; düzeneği hem mekanik hem de düş gücüne bağlı, hem sabit geometrik bir alanla sınırlı hem de bileşimleri sınırsız, hem sürekli gelişen hem de kısır, hiçbir şeye götürmeyen bir düşünme, hiçbir şeyi hesaplamayan bir matematik, yapıtları olmayan bir sanat, maddesi olmayan bir mimari; bununla birlikte varlığıyla bütün kitap ve yapıtlardan daha dayanıklı olduğu su götürmez; bütün halklara ve bütün zamanlara ait olan tek oyun; can sıkıntısını öldürmesi, zihni açması, ruhu canlandırması için hangi tanrının onu yeryüzüne gönderdiğini kimse bilmez. Başlangıcı ve sonu nerededir? Her çocuk onun temel kurallarını öğrenebilir, her acemi onda şansını dener, ama yine de bu değişmez dar karenin içinde özel ustalar yaratır satranç, öteki insanların hiçbiriyle karşılaştırılamaz bunlar, yalnızca satranca yönelik bir yeteneği olan insanlar; görüş, sabır ve tekniğin, tıpkı matematikçiler, şairler ve müzisyenlerdeki gibi belirli bir oranda, ama farklı katman ve bağlamlarda etkin olduğu özgül dahiler…


Yazan: Stefan Zweig
Çeviren: Ayça Sabuncuoğlu
Özgün adı: Schachnovelle


Satranç, Can yayınları, 2004


Lujin Savunması

….Utanmış ve tedirgin bir tavırla “Hadi bir yerlere gidelim,” diye fısıldadı teyzesi, ve içine minnacık toz zerrecikleri örülmüş bir ışık şeridinin tıkızca doldurulmuş bir koltuğun üzerinde odaklaştığı çalışma odasına girdiler. Teyze bir sigara yaktı ve kat kat duman, yumuşak ve saydam bir halde, ışık huzmelerinin içinde salınmaya başladı. O yanındayken kendini kıstırılmış gibi hissetmediği tek insandı, ve bu an özellikle keyifliydi: Evdeki garip sessizlik ve bir şeylerin beklentisi. “Pekala, hadi bir oyun oynayalım,” dedi teyzesi ve onu arkadan, boynundan tuttu. “Ne kadar ince bir boynun var, insan tek elle kavrayabiliyor….” “ Satranç oynamayı biliyor musun?” diye sordu Lujin kurnazca, ve başını kurtararak, yanağını onun yeninin hoş parlak mavi ipeğine sürdü. “Bir el kaptıkaçtı daha iyi olur.” Dedi teyzesi dalgın dalgın. Bir yerlerde kapı çarptı. Teyzenin yüzü seyirdi ve gürültünün geldiği tarafa dönüp kulak verdi. “hayır, satranç oynamak istiyorum,” dedi Lujin. “Karmaşık bir oyun canım, hemen öğrenemezsin.” Çalışma masasına gidip ayaklı bir fotoğraf çerçevesinin arkasında duran kutuyu buldu. Teyzesi bir kül tablası almak için ayağa kalktı, bir düşüncesinin sonunu getirirken dalgınlıkla söylendi: “Bu çok korkunç olur bu çok korkunç olur…” “İşte,” dedi Lujin ve kutuyu alçak, kakmalı ve Türk işi bir masanın üzerine koydu. “Satranç tahtası da lazım,” dedi teyze. “Ve biliyorsun benim sana dama öğretmem daha iyi olur, daha basit.” “ Hayır, satranç,” dedi Lujin ve muşamba satranç tahtasını serdi.

“ Önce taşları doğru dizelim ,” diye başladı teyzesi içini çekerek. “ Beyazlar buraya siyahlar oraya. Şah ve vezir yan yana. Bunlar subaylar. Bunlar atlar. Ve bunlar her iki köşedekiler toplar, şimdi…” Birdenbire dondu, tuttuğu taş havada kapıya bakarak galiba mendilimi yamek odasında unuttum hemen dönerim.” Kapıyı açtı ama hemen geri geldi. Boşver dedi ve tekrar oturdu. Hayır onları bensiz dizme yanlış yapacaksın. Buna piyon derler....


Yazan: Vladimir Nabokov
Çeviren: Rana Tekcan
Özgün adı: Zaşçita Lujina

Lujin Savunması, İletişim Yayınları, 2001

Cuma, Mayıs 05, 2006

Dünyaya baktığımda diğer sporlar ve müsabaka oyunlarında da dünya ülkeleri her alanda at oynatıyorlar ve çok başarılılar. Bu ülkelere, Afrika'nın ve adı duyulmamış okyanus adalarındaki ülkeler de dahil. Spor ve müsabakaların bir faydası da ülkemizin adının duyurulmasını sağlamak. Ama, ne yazık ki ben sporlarda ve diğer müsabaka oyunlarında, Cumhuriyet tarihi boyunca, yeterince basarılı olduğumuzu söyleyemiyorum. Bunu biraz da yoksulluğumuza bağlıyorum. Gelişmiş zengin ülkelere baktığımızda, onlar bu oyunlarda gelişmekte olan (!) ülkelerden ilerdeler. Ama yalnızca bir alanda değil (örn:futbol gibi); Her alanda iyiler... Bence bunun nedeni unlarını elemiş, eleklerini duvara asmış olmaları.. Yani temel problemlerini çözmüş olmaları.. Diğer neden ise bilinçli devlet politikalarının olması.. (Bu politika eski Sosyalist ülkelerde ise bu had safhada!) ve Toplumda da spor bilincinin gelişmiş olması. Bizde ise uçurum gittikçe büyüyor. Bir kesim açlık ve yoksulluk sınırında mücadele ederken, diğer bir kesim hangi jipe binsem, hangi sosyetik mekanlara gitsem derdinde. Demek ki hesapsızca bir gelir söz konusu olmalı ki hesapsızca harcanıyor. Ama o varsıl kesimde de oyun ve sporlarla ilgili bir bilinç gelişmemiş ve yeterince ilgilenilmiyor. Belki seyirci olarak evet.. O konuda dünyada ilk üçe girebiliriz. Sosyetik kesimi, örneğin FB locasından, ayak takımı ise portatif tribünden fanatiklik yapıyor. Futbol konusunda durumumuza diyecek yok; hem teorik ve hem de pratik olarak.. Ama konu diğer sporlara gelince, hep şöyle düşünüyoruzbelki: "Yahu çocuğumuz maratoncu olacak ta karni mi doyacak? Hiç olmazsa futbolcu veya basketçiolsun da paraya para demesin! Hem fanatiklik etme sansı da olur!" Haag, fanatiklik ve takım tutmayıyanlış mi görüyorum? Kesinlikle hayır!.. Tam tersine faydası da var.Fanatiklikte aşırıya kaçmamak şartıyla. Aidiyet duygusu hoş bir duygu, mücadele ruhunubesliyor..Yaşama sıkı sıkıya sarılmasını sağlıyor insanin. Satranç konusuna gelince Türkiye’nin durumu yine ayni, belki daha da kötü; Ama satranç olayları medyada yer almadığı ve büyük çoğunluk tarafından takip edilmediği (bilinmediği) için sadece kısıtlı bir camiaca izleniyor. Büyük çoğunluk için satrancı -var-sayamayız (yani: -Yok-sayabiliriz :)). Yeni, son zamanlarda birazkıpırdanma başladı bu konuda da. Federasyon başkanı biraz aktif ama parasal konuları on plana çokçıkartıyor gibime geliyor. Neyse konumuz farklı idi; Belli bir ilerleme var satranç konusundada; Örneğin 2000 olimpiyatının Türkiye’de düzenlenmesi bence büyük bir olay. Son zamanlardakiokullara yönelik eğitim seferberliği, Birçok uluslararası turnuvanın Türkiye’de düzenlenmesi,senelerce (1970'li yıllardan beri) 2 Uluslararası ustası (Biri de vefat etti: Rahmetli Nevzat Süer) olan Türkiye'nin su an 2 Büyük usta (GM) (biri ithal de olsa) ve 12 Uluslarası usta (IM) sayısına ulaşması elbette küçümsenmemeli..Velhasıl dostlarım, biraz ilgi alanlarımızın dışına da çıkalım arasıra derim ben.. En azından başka neler varmış dünyada diye de merak edelim arasıra.. Buna ben de dahilim bu satranç deliliğinden başka alanlara da kaydırmalıyımnazarimi... Çocuklarımızı yönlendirelim (buna ben de dahilim). Dünyada yalnızca Futbol yok spor olarak..Örneğin maraton fanatiği olalım.. Her şeye "Bize ne kazandıracak?" gözüyle bakmayalım.. Bazen hiçbir işe yaramayan, hiçbir şey de kazandırmayan uğraşıların da bilinmeyen faydaları olabilir.. Ez cümle, ilgi alanlarımızı genişletelim derim ben..

Sağlıcakla kalın

Murat Nemutlu

Perşembe, Mayıs 04, 2006

Satranç Tarihi

Chess History

Satranç Tarihinden Fotoğraflar

Ken Whyld Vakfı

Chessville Satranç Tarihi

Satranç Arkeolojisi

Paul Morphy'nin Öyküsü

Howard Staunton

Max Euwe Merkezi

Van Der Linde Koleksiyonu

Satranç Koleksiyoncuları

Dünya Satranç Ağı

Dünya Şampiyonları

Fotoğraf Arşivi

Lasker Merkezi

Starfire Proje

History Chess Free

LexChess

Jaques Mieses

Sam Sloan's Origin of Chess

Satrançta Kilometre taşları

WorldChessNetwork_ChessHistory

2006 - 2007 Türkiye Satranç Süper Ligi

2006- 2007 Türkiye Satranç Süper Ligi Ankara'da Atatürk Satranç Merkezinde 17-18-19 Kasım 2006 günleri yapılıyor.

Resmi Site TSF

Tophane EML Satranç Takımının Fotoğrafları





















1.TUR 2.TUR 3.TUR 4.TUR 5.TUR 6.TUR

2005-2006 Satranç Süper Ligi 2.Etap karşılaşmaları, Mersin Taşucu'nda, 26-30 Ocak 2006 tarihleri arasında, Taşucu Resort Otel'de yapıldı.
TED Kolejliler Spor Kulübü: (Sağdan sola) FM Ali İpek, Teoman Ulucan
Yarışmalara Bursa'dan katılan Bursa Tophane Endüstri Meslek Lisesi Spor Kulübü Takımı 12. tur sonunda 17 puanla 5. sırada yarışmayı bitirmiştir. Bütün oyunculara başarılar dileriz.


Bursa Tophane EML. SK. - Pamukkale Üniversitesi 7. Tur Karşılaşması


Bursa Tophane EML. SK. - Adana Truva Satranç SK. 8. tur Karşılaşması

Bursa Tophane EML. SK. - Çallı Spor Kulübü 9.tur Karşılasması


İTÜ Spor Kulübü - Denizli Erbakır Spor Kulübü Karşılaşması

1. Masa: FM Hakan Erdoğan- Cihan Genç, 2. Masa: FM Alper Efe Ataman- Koray Okay


Pamukkale Üniversitesi Spor Kulübü

sağda: GM Handszar Odeev, sağdan dördüncü: WIM Anna Şareviç


Marmaris Belediyesi Spor Kulübü: (sağda) WIM Betül Cemre Yıldız


Samsun Büyükşehir Belediyesi Spor Kulübü: (sağda) Enis Bilyap

IM Mert Erdoğdu: Eczacıbaşı Spor Kulübü. Arka Planda solda, Hür Yasin.


Tophane SK. - Marmaris Bld. SK. 12. Tur Karşılaşması

Sıralama

Turnuva Tablosu

Kaynak:Türkiye Satranç Federasyonu

Satranç Turnuvaları




37. Satranç Olimpiyatı
20 Mayıs - 4 Haziran 2006-Torino

AeroSvit Turnuvası



Leon Satranç Turnuvası

Hastings
Hastings Satranç Kongresi


Corus Wijk An Zee
Corus Wijk An Zee



Ciudad de Linares


Dresden 2008
38. Satranç Olimpiyatı Dresden-2008


ABD Satranç Şampiyonluğu
28 Şubat - 12 Mart 2006 Sen Diego


Aeroflot Turnuvası
Aeroflot Turnuvası Moskova



Mainz: Satranç Klasiği


Biel Satranç Festivali
Biel Satranç Festivali

Dos Hermanas




MTEL_MASTERS



2006 Avrupa Şampiyonası Kuşadası



Dortmund Satranç Buluşması 2006


Kuzey Urallar Kupası - Krasnoturinsk



San Agustin Satranç Turnuvası- İspanya



Calvia Satranç Festivali


San Agustin Satranç Turnuvası



Karlos Tore Anı Turnuvası - Yukatan / Meksika




Sigeman Satranç Turnuvası - Malmö / İsveç





FIDE Grand Prix, Sochi, 2008

Yüzyılın Maçı